Türk Döküm Sektörünün Eğitim Platformu Yenilendi

2015 senesinde Dr. Arda Çetin tarafından, dökümhane mühendisliği konularında Türkçe içerik hazırlamak amacıyla hayata geçirilen Dökümhane Akademi projesi, bugünden itibaren yolculuğuna Türkiye Döküm Sanayicileri Derneği (TÜDÖKSAD) bünyesinde devam edecek şekilde yenilendi. Türk Döküm Sektörünün Eğitim Platformu sloganıyla yayın hayatına başlayan bu projenin TÜDÖKSAD çatısı altında yolculuğuna devam edecek olması, bu sloganın altını doldurmak adına atılan en somut adımlardan biri oldu.

Yeni akademide neler bekleyebilirsiniz?

Dökümhane Akademi projesi, ilk kurulduğu dönemden bu yana öğrencilere ve özellikle mesleğe yeni başlayan genç mühendislere ihtiyaç duydukları bilgileri kolay anlaşılabilir bir dille ve her şeyden önemlisi Türkçe kaynaklar aracılığıyla sunmayı hedefleyen bir proje oldu. Bugünden sonra da yoluna aynı anlayışla devam edecek.

Şu anda Dökümhane Akademi kapsamında sunulan onlarca eğitim videosu ve yüzün üzerinde makale ve destekleyici kaynak herkese açık ve ücretsiz olarak sunuluyor. Bu kaynakların sadece genç mühendisler ve mühendis adayları için değil, üniversitelerde dökümhane mühendisliği konularında eğitim kaynakları arayışında olan değerli akademisyenlerimiz için de faydalı olacağını umuyoruz.

Yeni içeriklerin hazırlığı devam ediyor

Dökümhane Akademi yeni yolculuğuna çekirdek bir ekiple başlamış durumda. Proje ekibi hakkında ayrıntılı bilgi için bu sayfayı ziyaret edebilirsiniz. Bu ekibe ek olarak, bu günlerde birçok akademisyen ve sektörde tanınan, uzman isimlerle eğitim çalışmalarımız devam ediyor. Bu eğitim kaynakları önümüzdeki haftalarda yayımlandıkça, sizler de ekibimizin yeni üyeleriyle tanışacak ve yeni kaynaklarımızdan faydalanabileceksiniz.

Türk Döküm Sektörünün Eğitim Platformu

Türk Döküm Sektörünün Eğitim Platformu sloganıyla yayın hayatına başlayan Dökümhane Akademi projesi sadece Türkiye’nin değil, dökümhane mühendisliği konularında açık eğitim kaynakları sunan dünyanın en kapsamlı ve örnek gösterilecek projesi olma yolunda ilerliyor. Bu yolculukta bu projeye destek veren herkese teşekkür ediyoruz.

Türk döküm sektörü için faydalı olması dileğiyle.

Döküm sektöründe komodite olma tehlikesi

Artık rekabetin küresel düzeyde gerçekleştiği birçok sektörde firmalara büyük zarar veren bir tehlike var: Komodite olmak. Döküm sektöründe faaliyet gösteren hem dökümhanelerin, hem de tedarikçilerin bu tehlikeye karşı farkındalık kazanıp, dikkatli olmaları gerekiyor.

Ekonomi literatüründe komodite olmak (commoditization), piyasada sunulan ürünlerin nitelik açısından birbirinden farkı olmaması durumunda, müşterilerin satın alma tercihlerini sadece fiyat üzerinden yapması olarak tarif ediliyor. Yani sunduğunuz ürün ya da hizmetin rakip ürün ve hizmetlerden hiçbir farkı yoksa, doğal olarak müşterileriniz en ucuz opsiyonu tercih etme yoluna gidiyorlar. Örnek olarak kimyasal sektöründe faaliyet gösteren birçok firma bu tehlikeyle sert bir şekilde yüzleşiyor: Etanol satın almak isteyen bir müşteri, A ve B firmalarının ürünleri arasında hiçbir fark olmadığını, her iki durumda da aynı etanolü almış olacağını düşünüyorsa, doğal olarak en ucuz opsiyonu tercih ediyor.

Bu tehlikenin ağına düşen firmalar kâr marjlarını arttırmak için ister istemez maliyetlerini düşürmek istiyorlar. Fakat bu yolun çoğu zaman çıkmaz bir sokak olabileceğinin farkında olmakta fayda var: Çünkü bu yola girdiğiniz zaman, komodite olmaktan çıkabilmek için odaklanmanız gereken noktalara zaman ayırabilecek personeli ve motivasyonu kaybetmeye başlıyorsunuz. Üstelik fiyat kırma yarışına girdiğiniz zaman, uzun vadede bu yarışı kazansanız bile, sonuçta mahkum kaldığınız düşük fiyatlar nedeniyle aslında bir açıdan yine kaybetmiş oluyorsunuz.

Komoditizasyon neden gerçekleşiyor?

Aslında işin özünde üretim teknolojilerinin kolay ulaşılabilir olması ve bunun bir sonucu olarak meydana gelen hızlı kapasite artışı yatıyor. Örneğin döküm sektörü özelinde bakacak olursak, Türkiye’de 2009 yılında 1 milyon ton civarında olan toplam döküm kapasitesinin, 2015 sonu itibariyle 2 milyon tona yaklaşmış durumda olduğu tahmin ediliyor. Bu kapasite artışının yarattığı rekabet, ister istemez firmaların benzer ürünler üretmelerini ve sonuç olarak rekabetin sadece fiyat eksenine taşınmasını kaçınılmaz bir hale getiriyor. Buna bir de doğu ülkelerinden gelen ucuz rekabet eklenince, işler ister istemez daha da zorlaşıyor.

İster dökümhaneler açısından olsun, ister döküm tedarikçileri, komodite olmak yavaş ve sancılı bir süreç olduğu için, firmalar genellikle yaklaşan tehlikeyi kabul etmekte zorlanıp, eski güzel günlere tekrar dönecekleri beklentisiyle doğru adımları atmakta gecikebiliyorlar. Eğer siz de ürün ve hizmetleriniz komodite olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ve hatta bu ağa düştüğünü düşünüyorsanız, müşterilere fayda sağlayacak bir fark yaratmakta pek başarılı olmadığınız sonucuna varabilirsiniz. O zaman sormamız gereken soru şu: Döküm sektörü özelinde düşünecek olursak, böyle bir farkı nasıl yaratabilirsiniz?

Cevap vermeniz gereken ilk soru: Siz kimsiniz?

Markanız, müşterilerinizin gözünde sizin kim olduğunuzu tanımlıyor. Öncelikle marka denen kavramı iyi anladığımızdan emin olmakta fayda var. Çünkü komodite olmanın önüne geçebilmek için markanıza yatırım yapmanız bir şart. Markanın birçok farklı tarifini bulabilirsiniz, ama şu basit düşünce üzerinden baktığınız zaman, marka kavramının neyi ifade ettiği daha kolay anlaşılır bir hale gelebilir: Müşterileriniz sizden ne bekliyor, sizin neyi yapabileceğinize inanıyor? Bu soruların cevabı, sizin markanızın karşılığıdır.

Bir düşünün: Örneğin ortalama bir otomobil firmasının yeni bir modelinin çıktığını duyduğunuzda, arabayı test etmeseniz, hatta görmeseniz bile, çok iyi bir araba olmadığı hissini otomatik olarak taşırsınız. Çünkü sizin o markadan beklentiniz budur. Dikkat edin: burada verilerden ve gerçeklerden değil, sadece beklenti ve inanışlardan bahsediyoruz. Bu ortalama firmanın ürettiği otomobilin aslında teknik açından gerçekten de iyi olması, bu hissinizi pek değiştirmez. Çünkü siz eğer iyi bir araba almak istiyorsanız, hangi markaya yöneleceğinize dair kafanızda zaten oluşmuş bir fikir vardır. Ortalama bir markanın iyi modeliyle ilgilenmek istemezsiniz.

Bu yazılanları “o zaman biz de bir marka yaratalım” diye okuyorsanız, hata yapıyorsunuz. Çünkü marka, karar verip de yarattığınız bir şey değil: Kabul etseniz de, etmeseniz de, sizin bir markanız zaten var. İnsanların sizden bir beklentisi, sizin neler yapabileceğinize dair bir düşünceleri zaten oluşmuş durumda. Siz marka konusunu tamamen göz ardı ediyorsanız, bu sizin bir markanız olmadığını değil, ihmal edilmiş bir markanız olduğunu gösterir.

Siz marka konusunu tamamen göz ardı ediyorsanız, bu sizin bir markanız olmadığını değil, ihmal edilmiş bir markanız olduğunu gösterir.

Bu marka konusuna bir örnek daha verelim: İnternet üzerinde video yayımlama hizmeti sunan birçok site var. Ama siz bir video aradığınızda, çoğu zaman direkt olarak YouTube’a gidersiniz. Aradığınız video başka sitelerde de olabilir. Ama diğer sitelerle uğraşmanıza gerek yoktur, çünkü aradığınız video YouTube’da mutlaka vardır. İşte bu son cümle, YouTube’un markasını tanımlıyor, çünkü sizin YouTube’dan beklentinizi açıklıyor: YouTube’da mutlaka vardır. Dikkat ederseniz bu beklenti kesin verilere, ya da analizlere dayanmıyor. Yine sadece beklenti ve inanışlardan bahsediyoruz.

Peki ya sizin firmanız? Böyle bir beklentiyle bütünleşmiş durumda mı? Büyük çelik döküm parça denildiği zaman, insanların aklına ilk olarak sizin firmanız mı geliyor? Fren diski denildiğinde insanlar ilk olarak sizi düşünüp, size mi yöneliyor. Marka olmanın getireceği avantaj işte tam olarak bu: İnsanların belli konuları sizinle özdeşleştirmesi ve size dair net beklentileri olması, tıpkı video aramak için YouTube’a gitmeleri gibi, belli ihtiyaçları doğrultusunda otomatik olarak size gelmelerini sağlıyor.

Bunu başarabilmeniz için, yukarıda yazılan soruya net bir cevap vermeniz gerekiyor: Siz kimsiniz? Hangi konu açıldığında insanların aklına gelen ilk isim siz oluyorsunuz? Herkes için her şeyi üreten bir firma olarak kendinizi konumlandırısanız, bunu başarmanız mümkün değil. Belli bir tercih yapıp, hangi alanda, hangi konuda en iyi olacağınıza karar vermeniz ve bu yolda ilerlemeniz gerekiyor. Komodite olmaktan uzaklaşmak için, ilk olarak kim olduğunuza karar vermeniz gerekiyor.

Hangi sektörün hangi segmentinde yer alacaksınız?

McKinsey danışmanlık firması tarafından yapılan bir araştırmaya göre, en büyük 100 Amerikan şirketinin başarısının %80’i hangi sektörün hangi segmentinde büyümek istedikleri konusunda doğru kararlar vermiş olmalarına dayanıyor. İşin temelinde yatan düşünce aslında oldukça basit: Sizin büyüyebilmeniz için, büyüyen bir sektörde yer almanız gerekiyor. O yüzden günü kurtaracak işler peşinde koşmak yerine uzun vadeli düşünüp, büyüme potansiyeli taşıyan sektörlere yönelik bir ürün portföyü geliştirmeniz, uzun vadede sizi kazançlı kılacaktır. Tabii yazması her ne kadar kolay olsa da, karar vermesi pek kolay olan bir tercih değil bu. Çünkü bu kararın arkasında mutlaka oldukça ciddi bir araştırmanın ve analiz sürecinin olması gerekiyor.

Bu sorulara verdiğiniz cevapları müşterileriniz de onaylıyor mu?

Yukarıdaki sorulara siz kafanızda bazı cevaplar vermiş olabilirsiniz. Firmanızda toplantı odalarında konuşmuş ve nasıl bir firma olduğunuza dair bir takım net cevaplar geliştirmiş, iş arkadaşlarınızla paylaşmış olabilirsiniz. O zaman bu iş tamam diyorsanız, maalesef yine yanlış bir noktadasınız. Çünkü önemli olan bu sorulara sadece sizin verdiğiniz cevaplar değil. Müşterilerinizin de aynı cevapları veriyor olması lazım.

Bunun yolu da pazarlama denen kavramı doğru anlamaktan geçiyor: Pazarlama aslında iş faaliyetlerinden ayrı yapılan bir aktivite değil, işletmeniz yaptığınız tüm faaliyetlerinizin ta kendisidir: Müşterileriniz sizinle her etkileşime geçtiğinde, sizin kim olduğunuz hakkında kafalarında bir fikir oluşuyor. Her adımınız, her iletişiminiz, bu beklentiyi şekillendirmeye devam ediyor. O yüzden müşterilerle telefonda yaptığınız görüşmelerden tutun, e-posta yazışmalarınıza, internet sayfanızdan tutun, işletme binanızın temizliğine kadar her şeyin bir pazarlama faaliyeti olduğu gerçeğini anlamanız ve tüm faaliyetlerinizi bu çerçevede yeniden gözden geçirmeniz gerekiyor.

Komoditizasyona karşı neler yapılabilir?

Eğer müşteriler sunduğunuz ürün ve hizmetlerin pek benzeri olmayan bir fayda sağlandığını düşünüyorsa, o zaman işiniz nispeten kolay: Bu durum sizin komodite olma tehlikesinden uzakta olduğunuzu gösteriyor.

Bir de yarı-komodite durmuna bakalım: Ürünleriniz henüz tam anlamıyla komodite olmasa da, bu tehlikenin yaklaştığını hangi göstergelerden anlayabiliriz? Eğer benzer ürün sunan firmaların sayısı artıyorsa, özellikle yurtdışından ucuz alternatiflerle piyasa girmeye çalışan aktörler bulunuyorsa, müşteriler bir tedarikçiden diğerine geçerken herhangi bir teknoloji engeliyle karşılaşmadan bu değişimi kolaylıkla yapabiliyorlarsa ve fiyatlar gittikçe daha da şeffaflaşıyorsa, komodite olma yolunda ilerleyen bir sektörde yer aldığınızı anlayabilirsiniz. Bu tür bir senaryoda firmalar esas olarak düşük maliyet odaklı bir ticari yaklaşım geliştirip, daha yüksek ücret ödemeyi kabul eden müşteriler için farklı ek hizmetler de sundukları bir modeli benimseyebilirler. Düşük fiyatları tercih eden müşteriler için baz seviyede bir ürün/hizmet sunumu ortaya koyup, daha yüksek ücret ödemeyi kabul eden müşteriler için müşteriye özel teknik destek verilmesi gibi ek hizmetler gibi farklı opsiyonlar sunabilirler.

Tam anlamıyla komodite olan bir sektörde ise, ürünler arasında fiyat dışında belirleyici bir faktör bulunmuyorsa, firmaların minimum maliyetlerle çalışacakları bir modele geçmekten başka bir çareleri kalmıyor. Tabii bu durumda bile firmalar yeniliğe açık bir duruş sergileyip, maliyetleri düşürmek için yenilikçi teknolojilerden faydalanma yoluna gidebilirler. Örnek olarak otomasyona ağırlık verip, mümkün olan tüm süreçleri otomatik bir şekilde yürüttüğünüz bir yapı kurmanız, firmanızın uzun vadede ayakta kalması konusunda belirleyici bir etken olabilir.

Yazan: Dr. Arda Çetin. (Dökümhane Akademi ekibi hakkında ayrıntılı bilgi için bu bağlantıyı takip edebilirsiniz.)

Endüstri 4.0 ve Türkiye

Endüstri 4.0, sanayiciler ve üretim mühendisleri için son yılların önemli “sıcak” kelimelerinden bir tanesi. Bu yeni sanayi anlayışının devrimsel bir niteliğe sahip olduğunu söyleyenler kadar, biraz fazla büyütüldüğünü ve devrimsel olmasa da, evrimsel bir süreç olarak ele alınabileceğini iddia edenler de var. Fakat bakış açınız her ne olursa olsun, Endüstri 4.0’ın gerçekliğini ve yaratacağı dönüşümün büyüklüğünü inkar edebilmeniz mümkün değil.

Endüstri 4.0 devrimsel bir süreç çünkü…

Öncelikle Endüstri 4.0’ı bir devrim olarak ele alanların perspektifinden bakarak başlayalım. Bu bakış açısı, üretimde kullanılan teknolojileri temel alıyor: Biliyorsunuz, sanayi devriminde her şey buhar makinesinin icadıyla başlıyor. Bu makine sayesinde daha önce elle yapılan birçok iş, mekanik bir şekilde yapılabilir duruma geliyor (Endüstri 1.0). Ardından üretim sistemlerinde elektriğin kullanılmaya başlandığını, montaj hattı düşüncesinin ve seri üretimin ortaya çıktığını görüyoruz (Endüstri 2.0). Devamında gelen süreçte üretim sistemleri bilgisayarlar ve mikroişlemciler ile kontrol ediliyor ve otomasyon düşüncesi yeşeriyor (Endüstri 3.0). Bu süreçte montaj hattında çalışan insanların yavaş yavaş makinelerle ve robotlarla yer değiştirmeye başladığını görüyoruz.

Bugün ise Endüstri 4.0 ile karşı karşıyayız. Artık işi yapan makinelerin ve robotların makine öğrenimi ile donanmış bilgisayarla birlikte çalıştığı ve insanların üretim sürecine minimum düzeyde müdahalesinin gerekeceği bir döneme giriyoruz.

Endüstri 4.0 evrimsel bir süreç çünkü…

Bir de konuya diğer taraftan bakalım. Bu bakış açısına göre endüstri devriminin en önemli tarafı, ürünlerin montajlanarak üretilmesine olanak sağlayan standart ve değiştirilebilir parçalar düşüncesi. Biliyorsunuz, bugün hayatımızda olan birçok ürün, ister otomobiller olsun, cep telefonları ya da bilgisayarlar, standart ve değiştirilebilir parçalar kullanılarak, bu parçaların birleştirilmesiyle üretiliyor. Bu açıdan baktığımızda, seri üretim düşüncesini mümkün kılan ve üretim hızında patlama yaratan esas devrimsel faktörün, bu standartlaştırma düşüncesi olduğunu görebiliyoruz.

Standartlaştırma, gerçekten de endüstri devriminin temelinde yatan en önemli düşüncelerden bir tanesi. Sanayi anlayışı sadece üretimde kullandığı parçaların değil, makinelerin, üretim alanlarının, departmanların ve hatta mesleklerin bile standartlaşmasını talep ediyor. O yüzden sanayide gördüğümüz üretim süreci anlayışının, endüstri devriminin bir ürünü olan eğitim sisteminde de yansımaları olduğunu görebiliyoruz.

Endüstri devriminin bu 4 aşamasına bu açıdan baktığınız zaman, yani esas devrimsel niteliğe sahip olan düşüncenin standart ve değiştirilebilir parçalar olduğunu kabul ettiğiniz zaman, o zaman bazı insanların bu süreçleri neden devrimsel değil, evrimsel süreçler olarak nitelendirdiklerini görebiliyorsunuz. Çünkü değişen şey aslında sadece yaklaşım, temeldeki düşünce aynı.

Tıpkı tarım devriminde olduğu gibi: İnsanlar eskinden toprağı ekilebilir hale getirmek için elleriyle, odun parçaları kullanarak deşiyorlarmış. Ardından bu iş için sabanlar yapıp hayvanlara bağlamışlar, sonrasında ise traktör kullanmaya başlamışlar. Fakat bu süreçleri birinci, ikinci, üçüncü tarım devrimleri diye adlandırmıyoruz. Yaklaşımların ve kullanılan teknolojilerin değişmesi, kök düşünce değişmediği sürece devrimsel bir değişim gerçekleştiği anlamına gelmiyor.

Endüstri 4.0 Almanya tarafından hayata geçirilen stratejik bir inisiyatif

Siz bu sürece ister devrimsel diyerek bakın, ister evrimsel, Endüstri 4.0’ın önemli etkilere neden olacağını göz ardı edebilmeniz zor. Belki biliyorsunuzdur: Endüstri 4.0 ifadesi, ilk olarak Almanlar tarafından Hannover 2011 fuarında kullanılıyor. Amacı ise, başta Çin olmak üzere diğer Uzak Doğu ülkelerinin ucuz işçilik sayesinde elde ettikleri rekabet üstünlüğünün önüne geçebilmek.

Bakın bu strateji, Alman Ekonomik Kalkınma Ajansı’nın (GTAI) yayımlamış olduğu Industrie 4.0 – Smart Manufacturing for the Future başlıklı raporda nasıl sözcüklere dökülüyor:

Endüstri 4.0, üretim mühendisliğinde devrim yaratan endüstriyel bilgi teknolojileri alanında Almanya’nın öncü bir rol almasını sağlamak amacıyla hayata geçirilen stratejik bir inisiyatiftir. Endüstri 4.0 stratejisi sayesinde Almanya, küresel rekabet gücüne sahip, yüksek ücretli bir ekonomi olarak kalmaya devam edecektir.

– Prof. Henning Kagermann

Yani bir anlamda Endüstri 4.0’a, Uzak Doğu’nun ucuz işçilik sayesinde elde ettiği rekabet üstünlüğüne bir cevap olarak, Batı dünyasının işçileri tümden ortadan kaldırması şeklinde de bakabiliriz.

Endüstri 4.0’ın Türkiye’ye muhtemel etkileri

Bu noktada, Endüstri 4.0 düşüncesinin Türkiye açısından bazı riskler taşıdığını söylemek lazım. Endüstri 4.0, nüfusu gittikçe yaşlanmakta olan Batı ülkeleri ya da Japonya gibi gelişmiş ülkeler için biçilmiş bir kaftan: Çünkü fabrikalarda çalıştıracak genç nüfusları azalıyor. Ayrıca bu gelişmiş ülkelerin sahip olduğu eğitimli, genç nüfus, fabrikalarda çalışma düşüncesine de çok sıcak bakmıyor. O nedenle fabrikalardan işçileri çıkarma düşüncesi, Batı ülkelerinin hem kendi nüfus dağılımlarına uyuyor, hem de bu ülkeleri fabrikalarında çalışacak göçmenlere bağımlı kalmaktan kurtarmış oluyor.

Türkiye’nin durumu ise farklı: Oldukça genç bir nüfusa sahibiz. Türkiye’deki sanayi kuruluşlarının Endüstri 4.0 anlayışını hızlı bir şekilde benimsemeleri durumunda, genç nüfusumuz ciddi bir işsizlikle yüzleşmek durumunda kalabilir.

Mesele sadece Endüstri 4.0’ü benimsemiş fabrikalara sahip olmak değil

Bu yeni döneme girerken, uygulanması gereken doğru stratejileri anlamak için, konuya farklı bir açıdan daha bakalım. Endüstri 4.0’ın gelişmiş ülkeler açısından cazip olmasının bir nedeni daha var. Belki duymuşsunuzdur: Kaliforniya’daki altına hücum döneminde, esas parayı altın arayanların değil, altın arayanlara kürek satanların kazandığı söylenir. Üretim sektöründe önümüzdeki yıllarda Endüstri 4.0’a doğru bir hücum olacağına göre, hücum eden ülkelere ihtiyacı olan kürekleri, yani robotları, bilgisayar sistemlerini ve yazılımları satacak olan ülkelerin, bu işten iki kere karlı çıkacaklarını açık bir şekilde görebiliriz.

O nedenle bu yeni dönemde artık yazılım konusuna hakim, akıllı sistemler tasarlayabilen, robotlarla sadece çalışabilen değil, aynı zamanda üretebilen mühendisler yetiştirmek büyük önem kazanıyor. Türkiye’nin bu yarışta geri kalmamak için acilen kendini bu kürekleri üretip satabilen bir ülke konumuna getirmesi gerekiyor.

Tabii yazması kolay ama keşke yapması da bu kadar kolay olsa. Bu işin mutlaka planlı, programlı bir şekilde, kapsamlı devlet teşvikleriyle ele alınması, eğitimin bu düşünce çerçevesinde yeniden şekillendirilmesi gerekiyor. 2014-2018 yılları arasını kapsayan 10. Kalkınma Planına baktığımızda bu konunun yeterince öne çıkarılmadığını görüyoruz. Fakat Türkiye’nin bu konuya acilen el atması ve eğitimin bilim, teknoloji, mühendislik ve matematiğin (STEM) öne çıkarıldığı bir anlayışla düzenlenmesi gerekiyor.

Sonuç

Dünya dijitalleşirken, bu teknolojileri üretmek yerine dışarıdan alan ve dolayısıyla dışarıya bağımlı kalan ülkelerin, dijital dünyayı tasarlayan ve yaratan ülkelerin bir anlamda sömürgesi haline geleceği oldukça açık. O nedenle mesele sadece fabrikaların bu yeni anlayışı benimsemesi ve Endüstri 4.0 anlayışına uygun hale getirilmesi değil. Mutlaka eğitimde de gerekli düzenlemelerin yapılması ve Türkiye’nin bu alanda teknoloji üretebilen firmalara sahip olabilmesi lazım.

Kolay değil, evet. Hatta geç bile kalındı, doğru. Ama başka bir çare varmış gibi de görünmüyor.

Kaynaklar

  1. Industrie 4.0 – Smart manufacturing for the future. Germany Trade & Invest (GTAI.de) [Link].
  2. Endüstri 4.0: Mahfi Eğilmez blog yazısı [Link].
  3. What everyone must know about Industry 4.0. Bernard Marr, Forbes (2016) [Link].

Yazan: Dr. Arda Çetin. (Dökümhane Akademi ekibi hakkında ayrıntılı bilgi için bu bağlantıyı takip edebilirsiniz.)

Çevrimiçi Dersler ve Mühendislik Eğitiminin Geleceği

Aşağıdaki resimde size tanıdık gelen bir şeyler var mı? Bir ipucu verelim: Ders anlatan bir hoca ve karşısında oturan öğrencileri görüyoruz. 14. Yüzyıldan kalma bir sınıf görüntüsü, bugün bile bize ne kadar tanıdık geliyor, öyle değil mi? Kendi notlarından ders anlatan bir hoca ve karşısında sıralara dizilmiş öğrenciler. Resim o kadar tanıdık ki, arkada kaynatıp muhabbet edenlerden tutun, köşede sıkılıp uyuyan öğrencisine kadar bugün bile hepimizin aşina olduğu bir görüntü var karşımızda. Bu arada, bu eser İtalyan ressam Laurentius de Voltolina tarafından resmedilmiş ve gerçekten de 14. Yüzyılda Bologna Üniversitesindeki bir ders anlatımını gösteriyor.

Laurentius de Voltolina, 14. Yüzyılda Bologna Üniversitesinde bir ders (Wikimedia Commons, kamu malına aktarılmış resim)

Altı yüz yıldan fazla bir süre geçmiş. 14. Yüzyıldan bugüne kadar değişmeden kalmış ne kadar şey sayabiliriz bilmiyorum, ama bu resme bakılırsa eğitimin veriliş tarzında pek bir değişiklik olmamış.

Fakat son yıllarda, internetin yaygınlaşmasıyla birlikte artık eğitim alanında da yavaş yavaş bazı kıpırdanmalar olduğunu görmeye başladık. Özellike 2013 yılından itibaren yurtdışındaki birçok üniversite, kendi bünyelerinde anlatılan dersleri internete yükleyerek halkın erişimine açmaya başladı. Bu gelişme birçok kişi tarafından bir devrim gibi nitelenmiş olsa da, aslında eğitimin hala beklenen atılımı yapamadığını söylememiz lazım. Nedenini anlamak için, ilk olarak anlamamız gereken bir başka eğilim var: taklit.

Değişimin ilk aşaması: Taklit

Fotoğraf ilk icad edildiğinde, birçok kişi artık kimsenin resim çizmeyeceğini düşünmüş. Zaten çekilen ilk fotoğraflara baktığımız zaman, ister doğa resmi olsun, ister bir portre, hep klasik resimlerin taklit edildiğini görüyoruz. Değişim ilk olarak taklit ile başlıyor. Resim ve fotoğrafın bambaşka alanlar olduğu çok daha sonra anlaşılıyor.

Benzer bir eğilimi televizyonun icadında da görüyoruz. Televizyon ilk icad edildiğinde de, birçok kişi artık kimsenin radyo dinlemeyeceğini düşünmüştü. Nasıl olsa görüntülü olan varken, kim sadece sesi duymak ister ki? Zaten bu düşünce nedeniyle, ilk yapılan televizyon programlarına baktığımız zaman, hep kendinden önce gelen radyo programlarını taklit eder nitelikte olduklarını görüyoruz. Haber programı, sohbet, ya da müzik. Tek farkı görüntü olması. Ama bugün geldiğimiz noktada, radyo ve televizyonun bambaşka potansiyellere sahip olduklarını anlamış durumdayız.

Farkındaysanız benzer bir eğilimi, eğitimi internete taşımaya çalışırken de gösteriyoruz. Nasıl fotoğraf ilk olarak resmi taklit ettiyse, nasıl ilk televizyon programları hep radyo programına benzediyse, bugün internette gördüğümüz eğitim videoları da, aslında üniversite eğitimini taklit etmeye çalışıyor. Yine dersi anlatan bir hoca var, fakat karşısında oturan öğrenciler sınıfta değil, evde bilgisayarlarının başında oturuyorlar. Şu anda taklit evresindeyiz. Esas değişim henüz gelmedi.

MIT OCW’den bir video dersi görüntüsü

Bu arada, tıpkı yukarıda bahsettiğim diğer örneklerde olduğu gibi, bu süre zarfında artık hiçkimsenin üniversiteye gitmeyeceğini iddia edenler de oldu. Örneğin Standford Üniversitesinin dünyaca ünlü akademisyenlerinden ve UdaCity eğitim portalının kurucusu olan Sebastien Thrun, 2012 yılında yaptığı bir açıklamada, 2060 yılına kadar dünya üzerinde ders veren sadece 10 üniversite kalacağını iddia etmişti [1]. Bu iddialı açıklamanın üzerinden sadece dört sene geçmiş olmasına rağmen, bugün bambaşka bir gerçek var karşımızda.

Çevrimiçi dersler takip edilmiyor mu?

İnternet üzerinde eğitim veren siteler kısa süre içinde bu kadar yoğun bir ilgi görünce, konu bir de eğitimle ilgili olunca, ister istemez üniversitelerin ve araştırmacıların da dikkatini çekmiş olacak ki, çevrimiçi eğitim üzerine yapılan araştırmaların sonuçları teker teker kulağımıza gelmeye başladı [2, 3]. Sonuçlar ilk bakışta pek de cesaretlendirici değil. Özetlemek gerekirse, bir derse kayıt olup, dersi sonlandırabilen kullanıcıların oranı çok düşük (sadece %4). Derslere kayıt olan kullanıcılar beklendildiği gibi iyi üniversitelerde okuma fırsatı bulamayan öğrenciler değil, aksine, halihazırda bir üniversite derecesine sahip, elit çevrelerden gelen genç insanlar. İster gelişmiş birinci dünya ülkelerinin istatistiklerine bakın, ister gelişmekte olan ülkelerdeki kullanıcı istatistiklerine, sonuç hep aynı: Kullanıcıların %80’i zaten üniversite mezunu.

O zaman, bu eğitim siteleri pek işe yaramıyor diye mi düşünmemiz lazım?

Durum pek göründüğü gibi değil

Bu verilere bakarak bu eğitim siteleri işe yaramıyor demek aslında pek de doğru değil. Çünkü her şeyden önce içeri girip bir göz atmanın serbest olduğu yeni bir yaklaşım var karşımızda. İnsanların içeri girip serbestçe göz atabildikleri bir ortamdan, merakları geçince serbestçe çıkmak istemeleri de aslında oldukça normal. Burada yapılan hata yine aynı: Alışık olduğumuz üniversite eğitimi perspektifinden bakarak bu siteleri değerlendiriyoruz.

Bu eğitim sitelerini nasıl ele almamız doğru olur? İsterseniz durumu bir de üniversite değil de, kitabevi örneğine bakarak anlamaya çalışalım: Hepimiz zaman zaman bir kitabevinden içeri girip raflardaki kitapları karıştırmışızdır. Belki onlarca kitabın bir iki sayfasına göz atıp, bir kitap almadan çıktığımız da olmuştur. O zaman kitapçılar işe yaramıyor, ya da kütüphane modeli çalışmıyor diyebilir miyiz? Elbette hayır. Çünkü serbestçe içeri girip karıştırmak, merak etmek ve gerçekten ikna olunca seçmek bu işin bir parçası.

Eğitim sitelerinde de aslında olan bu: İçeri girip serbestçe bakmak ve karıştırmak serbest olunca, serbestçe çıkmak ve ihtiyacım olunca gelirim diye düşünmek, bu işin doğal bir parçası haline geliyor. O yüzden bu eğitim sitelerini üniversitelere bir alternatif olarak değil, aksine destek olarak, hepimizin istediğimiz zaman girip biraz içeride gezineceğimiz, merak ettiğimiz kısımları okuyup, tüm kitabı bitirme zorunluluğu hissetmeden çıkabileceğimiz dijital kütüphaneler olarak değerlendirmemiz daha doğru olacak.

Herkese açık dijital kütüphaneler

Bu perspektiften baktığımız zaman, internet üzerinde sunulan eğitim malzemelerini okul formatını taklit eder şekilde değil de, insanların serbestçe gezinip, ihtiyaçları olanı alabilecekleri dijital bir kütüphane gibi tasarlamak gerektiğini anlayabiliyoruz. Zaten dünyadaki yeni eğilim de artık bu yönde: Açık kütüphanelerin ve daha kısa zamanda tüketilebilen mikro derslerin öne çıktığı bir döneme giriyoruz.

Bu alanda benim de yaklaşık beş senedir üzerinde çalıştığım iki platform var: Ağırlıklı olarak malzeme konularına eğilen muhendishane.org sitesi ve dökümhane mühendisliği konularında eğitim kaynakları sunan dokumhane.net sitesi. Her iki proje de bu bakış açısıyla, yani insanların serbestçe girip ihtiyaçları olanı alabilecekleri bir formatla tasarlandı ve bir alternatif olmaktan ziyade, destek olmak için hayata geçirildi. Şu anda her iki platformun kullanıcı istatistiklerinde yukarıda bahsettiğim eğilimleri açık bir şekilde görüyoruz: Kimse bir kütüphaneyi ya da ders serisini oturup en baştan sona kadar takip etme zorunluluğu hissetmiyor. Ama ihtiyaç duydukça, öğrenmek istediği konular için tekrar tekrar ziyaret ediyor. Tıpkı birer dijital kütüphane gibi.

Üniversite ve çevrimiçi eğitim nasıl buluşabilir?

Eğitim sitelerinin cazibesine gözlerimizi bir an için kapatıp, üniversite eğitimini büyük ölçekte düşündüğümüzde, bu sitelerin üniversiteleri tehdit edebilecek konuma gelmeleri için çok ciddi eksikleri olduğunu görebiliriz. Çünkü üniversite eğitimi demek, sadece ders takip etmek demek değildir. Üniversite size bir meslek kültürü verir. Sosyal olarak da gelişmenizi sağlar. Meslektaş çevresi edinmenizi, mesleki beceri kazanmanızı sağlar. Ameliyat yapmayı internetten öğrendiğini söyleyen bir doktora kendinizi emanet eder miydiniz? Her şeyi, en azından teknolojinin bugünkü durumuyla, internet üzerinden aktarmamız mümkün değil.

Fakat, üniversitelerin yetersiz kaldığı ve bu sitelerin faydalı olabileceği bazı alanlar da var. Örneğin bu sene üniversiteden mezun olan öğrenciler, 2060’lı yıllarda emekli olacaklar (eğer o yıllarda emeklilik diye bir şey kalırsa tabii). Ama bu ne anlama geliyor bir düşünün: Beş sene sonra çıkacak teknolojilerden bile haberimiz yokken, 2060 yılında çalışacak bir mühendisi bugünden nasıl eğitirsiniz? Belki bundan bir yüz sene önce aldığınız eğitim sizi bütün meslek hayatınız boyunca idare ediyor olabilirdi. Ama teknolojinin baş döndürücü bir hızda ilerlediği günümüzde, üniversitelerin artık bu konuda yetersiz kalması kaçınılmaz. Eğitim sitelerinin gerçek potansiyellerine ulaşmaları için, işte bu açığı kapatacak şekilde organize olmaları gerekiyor. Yani, üniversitede temel formasyonlarını almış insanların, meslek hayatları boyunca gerekli gördükleri alanlarda kendilerini geliştirebilecekleri, hayatları boyunca öğrenmeye devam edebilecekleri platformlar olarak.

Üniversiteler eğer bu potansiyeli doğru bir şekilde değerlendirebilirlerse, klasik sınıf formatının sona erdiği ve öğrencilerin tahta karşısında değil, yaparak öğrendikleri bir modele de geçiş yapabiliriz. Ders verme kısmının internete aktarıldığı ve üniversitelerin sadece uygulama ve araştırma alanlarına dönüştüğü bir gelecek düşüncesi, herhalde bu uzun sürecin bizi götüreceği nihai nokta olacak.

Yazan: Dr. Arda Çetin. (Dökümhane Akademi ekibi hakkında ayrıntılı bilgi için bu bağlantıyı takip edebilirsiniz.)

Not: Bu yazı, daha önce TÜDÖKSAD tarafından sunulan Türk Döküm dergisinin 39. sayısında yayımlanmıştır.


Kaynaklar

  1. Stanford Üniversitesi İnternet Sayfası: (https://edf.stanford.edu/readings/praise-criticism-questions-after-udacity-pivot)
  2. The MOOC Phenomenon: Who takes massive open online courses and why? G. Christensen, A. Steinmetz, B. Alcorn, A. Bennett, D. Woods, E.J. Emanuel. (https://dx.doi.org/10.2139/ssm2350964)
  3. Learning about social learning in MOOCs: From statistical analysis to generative model. C.G. Brinton, M. Chiang, S. Jain, H. Lam, Z. Liu, F.M.F. Wong. (https://arxiv.org/pdf/1312.2159v1.pdf)